KAYGI ve SORUMLULUĞA VAROLUŞSAL BAKIŞ

KAYGI ve SORUMLULUĞA VAROLUŞSAL BAKIŞ

İÇİNDEKİLER

 

 

 

_ ÖZET

 

_ GİRİŞ

a)VAROLUŞÇULUK NEDİR?

 

  b) VAROLUŞÇU TERAPİ SÜRECİ

a)Dört Dünya İle Çalışma

b)Seans Sırasında

c)Fenomenolojik Çalışma

d) Varoluşçu Terapi Çerçevesi

 

c)KAYGI VE SORUMLULUĞA VAROLUŞSAL BAKIŞ

 

 

d)DEĞERLENDİRME

 

 

_ KAYNAKÇA

 

 

 

 

 

 

Özet:Varoluşçu Psikoterapinin tanımlanması tek bir fikirle mümkün olmayan oldukça kapsamlı bir ekoldür. Bu literatür taramasında varoluşçuluğun kelime anlamından başlayarak bir giriş kısmı yazılmıştır. Daha sonra Psikoterapi olarak Varoluşçu Terapi ve Genel süreci incelenmiştir. Aynı zamanda, Varoluşçu terapinin ekolleri incelenmistir. Varoluşçuluk; barındırdığı her ikilem incelenerek ikilemin her iki tarafını da deneyimlemek ve deneyimi bir bütün olarak incelemeyi amaçlar. Bu deneyimi incelerken terapide kullandığı yöntem olan dört dünya yöntemiyle nasıl çalışıldığına ve fenomenoloji nasıl kullanıldığı detaylı bir şekilde ele alınmıştır. Dünyada oldukça yaşadığımız kaygılar ve aldığımız sorumluluklar vardır. Varoluşçulukta ; kaygı ve sorumluluk kavramlarına ve terapi sürecinde danışanla çalışırken üstünde durulması gereken noktalara değinilmiştir.

 

Anahtar kelimeler:varoluşçuluk, fenomenolojik yöntem, dört dünya, kaygı, sorumluluk

GİRİŞ

 

V aroluşçuluk Nedir?

Varoluşçuluk   (egzistansiyalizm)   başlangıcının    ne    olduğu    konusunda   pek    çok    fikir

 

bulunmaktadır.Varoluşçuluk temelinde sadece tek bir filozofa ya da bir düşünce ekol çercevesinde ilerlememiştir. 20. yy da özellikle yaygınlaşan bu akımın temellerinin aslında ilkçağlardan itibaren rastlanmaktadır.Varoluşçuluk belirli bir okul ya da kuramsal bir çerçeve de değil ona ilgi duyan filozoflar tarafından oluşturulan bir felsefi bakış olarak görülmektedir.Çağın klasik felsefi kalıplarının ya da sistemlerinin dışına çıkarak, yüzeysel düşüncelere ve insanı bir kalıba sığdırmaya çalışan sisteme karşı çıkarak insanın yaşamla bağını her zaman önemseyen bir duruş sergilemektir .İnsanoğlu; kendini bildiğinden beri pek çok soru sorarak kendini keşfetme çabasına girmiştir. Hayatımızın bir noktasında kendimize; Ben kimim,bu dünyaya nasıl geldim; gibi çeşitli sorular sorarak kendimizi ve hayatımızı anlamlandırmaya çalışırız. Bu sorular temelde aslında felsefeyle varoluşun buluşmasını ortaya çıkarmıştır. Varoluş derken aslında temelleri felsefeye dayanan bir akımdan bahsediyoruz.

Varoluşçuluk, 19. yüzyılın ortalarında, baskın sistematik felsefeye karşı bir tepki olarak doğmuştur.

Kierkegaard sistematik düşüncelere karşı bireysel varlığın tekliğini ileri sürer. Kierkegaard, varoluş terimini insan için kullanır, çünkü varolmak ona göre birey olmaktır. Varolmak, çabalayan, seçimler yapıp karar verebilen bir birey olmaktır (Çelebi, 2013, s.247)

Kierkegaard göre varoluş kavramını net bir kavramsal tanımla anlatmak ya da tek kalıba sığdırmak doğru değildir.Ona göre varoluşun esas amacı var olabilmektir.Bu sürekli bir değişim ve dönüşümü zorunlu kılar.Sürekli varoluşu bulma çabası üzerinde kurulan tüm düşünceler aslında bizi tek bir gerçeğe götürmeyecektir.Aslında ne kadar çaba gösterirsek gösterelim tam anlamıyla varoluşu kesin anlamda tanımlayamayacağımızdan bahseder.

Bu kesin tanımlamama konusunda Kierkegaard ve Sartre temelde ortak bir paydadırlar ama belli konularda ayrılırlar.

Sartre’a göre de, “varoluş, kendini saklar.” Varoluş, belirlenmiş, şekillenmiş ve olup bitmiş bir durum değildir, kendisini ele verecek bir özden de yoksundur. Böyle bir özü olmadığı gibi özün karşıtıdır da. (Çelebi, 2013, s.248)

Varoluşu ne zaman anlamlandırdığımızı düşünsek aslında o kendi içinde yeni bir dönüşüme adım atar ve dinamiktir.Kierkegaard gibi Sartre da aslında varoluşu net bir tanıma sokmanın mümkün olmayacağına inanır.Kullanacağımız her tanım aslında bizi bir yeni bir gerçekliğe yeni bir tanıma iter. Varoluşu kendi doğasında ki akışının içinden çekip belirli bir tanıma , kurama, olguya dayandırmak aslında onun doğasına yapılan yanlış bir müdahaleye benzer. Ona ulaşmak dokunmak hissetmek istesekte bunu yapamayız ya da varoluşçu bir biçimde düşündüğüm sandığım anlarda bile aslında hiç o alanda değilimdir. Temelde karşıma alıp koyacağım bir nesne ya da istediğim ya da istemediğim anda elde ettiğim bir şey ya da aradığımda bulduğum bir şey değildir. Aslında hep var olan bizimle olan şeydir varoluş.

Sartre ‘’varoluş özden önce gelir’’ Bu sözün aslında anlamı insan önce var olur daha sonra özüne yani onu o yapan şeyi oluşturur. İnsan var olduktan sonra kendi özünü inşaa eder yani kendini. Sartre bu sözünü sadece insanlara ithaf etmiştir. Bunun sebebi İnsanlar yani bizler özgürüzdür.Eğer özgür olamasaydık kendi özümüzü yaratma gücümüze erişemeyecek tik.Tamamen kendi irademizle oluşturduğumuz özümüz aslında bizim en büyük özgürlüğümüzdür çünkü daha önce belirlenmemiş ve kesinleşmemiştir.

Varoluş özden önce gelince, verilmiş ve donmuş bir insandan söz edilemez. Önceden belirlenmiş, donmuş bir doğa açıklanamaz.Başka bir deyişle, gerekircilik, kadercilik yoktur burada, kişioğlu özgürdür, insan özgürlüktür” . (Çelebi, 2014, s.65)

Özgürlük bize neye inanacağımıza neyi seçiceğimize yani hayatımızda ki tüm sorumluluğu tek başımıza kara verme zorunluluğu kılar buna bir bahane üretmek imkansızdır. İnsan böylece kendine ait bir varoluşsal değerini yaratır.

 

Kısacası varoluşçuluk nedir? sorusuna pek çok yanıt gelmiştir.Weil’e göre varoluşçuluk bir bunalım, Mounier’ye göre umutsuzluk, Hamelin’e göre bunaltı, Banfi’ye göre kötümserlik, Wahl’a göre başkaldırış, Marcel’e göre özgürlük, Lukacs’a göre idealizm (düşüncülük), Benda’ya göre usdışıcılık (irrationalisme), Foulquie’ye göre saçmalık felsefesidir. (Bezirci, 2016, s.7)

 

 

Net bir tanımda bulunmak olanaksızdır. Varoluşçu filozoflardan(Kierkegaard, Heidegger, Marcel,  Jaspers, Sartre, Nietzche) her birinin farklı noktalardan yaklaştığı ve içlerinden birinin daha üstte olduğu bir anlayış yoktur.Ortak noktaları yaşadıkları dönemde ki çeşitli sorulara cevap aramaları ve buldukları cevapların kendi içinde farklılaşmasıdır.Ne kadar farklı olsalarda temelde hepsı varoluşun barındırırdığı düşünce sistemiyle buluşmuşlardır.

Bu ortak iklim ve havanın temel eğitimleri şöyle özetlenebilir: Bireyciliğe (ferdiyetçiliğe) aşırı yer vermek, kişioğlunun varoluş sorununa büyük ügi göstermek ve «herhangi bir düşünce okulundan olmamak, herhangi bir inançlar kümesini, özellikle sistemleri yetersiz görmek; sığlığını, bügiçliğini, yaşamdan yoksunluğunu ileri sürerek gelenekçi felsefeyi açıkça küçümsememek— bütün bunlar, Kierkegaard'ın, Jaspers’ İn, Heidegger’in olduğu gibi, Nietzsche'nin de belli başlı özellikleri» ve «varoluşçuluğun çıkış noktalarıdır. (Bezirci, 2016, s.9)

 

Bu ortak noktalar dahilinde varoluşun temel varsayımlarına da değinmek gerekir:

 _Varoluş özden önce gelir: Öz: Sonradan oluşmuş bir şeydir.Asıl olan hayatta olan var olan bir şeydir.Bugüne kadar başıma gelebilecek her şeyi seçme konusunda özgürüm. Bunlar özü oluşturur.

Özgürlük Seçim Sorumluluk:Yetişkin olarak her an özgürlük alanımız vardır.Olduğumuz durumlar içerisinde farklı şeyler yapabiliriz . Her an özgürlük alanımız vardır. Her daim seçim yapma şansımız vardır. İnsanlar seçim yapmak ister ama sorumluluklarından kaçarlar. Seçtiklerimizin hayatımızın sonuna kadar bizimle olduğunu kabul etmektir sorumluluk.Sorumluluklarımız hayatımızın sonuna kadar bize eşlik eder.Hiçbir seçimimizi geri alamayız.Seçimlerimiz hayatımızda birikerek aslında bizim özümüzü  oluşturlar.

_Sınırlılıklar: Varoluşçu bakış açısına göre biz bu dünyaya fırlatıldık.Biz istemeden bu dünya da var olduk, yaşadığımız coğrafya , ailemiz, cinsiyetimiz önceden belirlendi ve biz bunları seçme özgürlüğüne sahip olamadık.

a)Ölüm(sonluluk) ve Yaşam: Ölüm hem en büyük gizem hem de tek kesinliktir. (İçöz, 2020, s.58) Ölüm boyut değişikliğini ifade eder. Hayatın sonuna işaret eder. Öleceğimizi bile bile her gün nefes        alıp  yaşamaya            devam                 ediyoruz.Bu                yüzden   yaşamı   sınırlandıran   en   temel   şey ölümdür.Hayattayız ve yaşıyoruz yaşamdan çekilme gibi bir şansımız yok. b)Yalnızlık&İlişkisellik:Hiçbir duygu ve düşüncemiz kendi özelimiz değildir.Bize ait değildir. Tüm İnsanlıkça bu durumu yaşarız. Bize ait olan herşey aslında başkalarından gelir. Ve ilişki kurmaya mecburuz.Yaşadıklarımızı kimse anlayamaz ve bizlerde tam anlamıyla hiç bir zaman karşımızdakini anlayamayız ama her zaman bir ötekiyle ilişki kurarız.

 c)Anlam&Anlamsızlık:Hayat olduğu  bu haliyle oldukça  anlamsızdır.Bu anlamsızlıkta durmak çok zordur.Ve hayatımızda  anlam bulma çabasındayız çünkü anlamsız yaşayamayız.

d) Özgürlük&Sorumluluk:“Aslında biz seçimleri yapan özgürlüğüz, fakat özgür olmayı seçemeyiz: özgürlüğe mahkûmuz” . Sartre, “tasarıları gerçekleştirebilen varlık özgürdür ve gerçek dünya ile hayal dünyası arasında bir ayrıntı var, özgürlüğün sınırları olduğunu kabul etmek gerekir” . Dünyadaki olayların ve nesnelerin sınırları vardır: “Doğumum, yerim, geçmişim, çevrem, ölümüm” (Sartre, Varlık ve Hiçlik, s.546).

 

Tillich: Sınır durumlardan bahseder bunlar ; suçluluk, acı, şans bir sınırlılıktır Absürtlük: Hayatımız

 

baya absürt bir yerdir. Sebep sonuç oluşturmadığımız şeye saçma deriz.Sartre göre bilinç insana verilen hem ödül hem bir lanettir. Kaderimize ve şansa her zaman bağlıyız.Geleceğimiz belli değildir.

Bedenimizin en önemli sınırımızdır. Bedenimizin izin verdiği ölçüde bir şeyler yapabiliriz. Otantiklik; Heidegger'in ik kullandığı otantiklik kavramı ;kendimizi kandırmayı ne zaman bırakıp bütün koşulları kabul edip kendi koşullarımızı olarak görüp seçim yaparsak yani kendi yaşantımıza sahip çıkarak yaşarsak otantiklikliğe yaklaşmış oluruz. Yani hayatımızın yazarı olmak. Hiçbir zaman tam anlamıyla otantik olamayız.

Her daim sahip çıkamadıklarımız , yüklenemediklerimiz ,bakmak istemediklerimiz ve görmeye hazır olmadıklarımız olacaktır. (İçöz, 2020, s.47)

 

VAROLUŞÇU TERAPİ SÜRECİ

 

Varoluşçuluk temelde çok eski bir yöntem olup bunun terapi ekolü haline gelmesinde bazı süreçler gerçekleşmiştir. Bu sürece öncülük eden kişi psikiyatr Ludwig Binswangerdır.Psikiyatr olduğundan kendisine gelen hastalarından elde ettiği verileri kullanma şansına sahip olmuş ve varoluşçu terapinin diğer kıtalara da yayılmasına belirli isimlerle öncülük etmiştir.Böylece çeşitli isimlerle beraber net bir tanım olmaksızın varoluşçu terapi yayılmaya ve dinamikliğini korumaya devam etmiştir. Varoluşçu terapinin temelinde felsefe yatmaktadır.Felsefenin sorduğu sorular aslında varoluşçu terapinin yaşama dair sorularlarıyla bir ilişki de bulunmuştur.

 

Felsefede aklın ve olumlu düşüncenin kazandığı önem, XIX. yüzyıl sonlarında sarsılmaya başladı. Akılcı düşüncenin geleneksel toprağı Fransa bile, öznelci bir tutum alma yolunu tuttu. Bunda, her şeyden önce, psikolojinin bir bilim olarak kurulmaya başlamasının etkilerini aramak doğru olur. Daha önceleri birçok bilgi alanı gibi psikoloji de felsefenin bir dalıydı ve zihnin etkinliklerini incelemekle sınırlanıyordu. XIX. yüzyıl başlarında Wundt (1832-1920) psikolojiyi bir bilim haline getirdi ve Leipzig'de bir psikoloji enstitüsü kurdu (1879). Bu yeni bilimin ortaya koyduğu şaşırtıcı sonuçlar felsefeyi hızla etkiledi ve onu öznelciliğin düzeyine doğru çekti. (Özen, 2012, s.276) Bu etkide Fransız toplumu ve dünyada süren ekonomik etkiler beraberinde toplumun duygu ve düşüncelerini de karmaşaya sürüklemiş ve aslında varoluşçuluğa bir alan yaratmıştır.Bu alanı varoluşçu felsefeyi kullanan iki isim ortaya çıkmıştır. Friedrich Nietzsche, Henri Bergson dur. Varoluşçu Psikoterapi insan hayatına    dair      meselelere           sorduğu    sorularla  insanların       yaşamlarına    bir              farkındalık kazandırmıştır.Farkındalık kazanmamızla birlikte bizlere          diğer        seçeneklerinde           var    olduğu         gerçeğini göstermektedir. Dünyaya fırlatıldık ve bu dünyada var olduğumuz dakikadan itibaren hayatımızda birçok ikilemle karşılaşıyoruz ve kendimizi bir soru zincirinin içinde buluyoruz. Hayatın anlamı nedir? Hayatın anlamı var mı? Eğer varsa bu anlam nereden geliyor? Hayatta sadece bir anlam mı var?(Doğduğum günden ölünceye kadar)

Bu anlam varsa bu anlamı bize kim veriyor?(Hayatımızda değer verdiğimiz insanlar mı?) Anlam nasıl ortaya çıkıyor?

_Hayatımızda ilişki kurmak zorunda mıyız?

Eğer varsa kiminle veya neyle ilişkileniyoruz? Eğer yoksa neden gerekli değil? Hayatımızda barındırdığımız ikilemlerden neler var?Bu ikilemlerle neler yapıyoruz hayatımızın hangi noktasında durmaktalar? Ya da bu ikilemlerle daha başka neler yapabilirsiniz? İkilemi çözmenin yolu nedir? İkilemsiz bir hayat nasıl bir olurdu acaba?

Bu soruları hepimiz bir şekilde kendimize sorsakta vereceğimiz cevaplar oldukça farklıdır. Temelde hepimiz bu dünyaya fırlatılıp

 

bir bedenin içinde yaşıyor olsakta aslında kendi içimizde dahi sabit değil sürekli dinamik bir haldeyiz. Belirli bir zaman  önce sorup cevap verdiğimiz sorular belirli bir zamandan sonra daha farklı sorular sorup farklı cevaplar bulabiliriz.

Zaman kavramı insanın varoluşsal gerçekliklerinin hatırlatıcısı görevini üstlenir. Zaman sadece gelip geçen sonlu varlıklar olduğumuzun kanıtıdır. Zaman arkamızda asla geri alamayacağımız ya da değiştiremeyeceğimiz bir geçmişimiz , önümüzde binlerce ihtimallerle dolu olan bir gelecek ve geçmişimizi de geleceğimizi de belirleyecek olan şimdiden ibarettir. Ancak ölümün kesin olduğunun biliyoruz ve bu nedenle insan için gelecek daha önceliklidir. Ölmeden önce hayatımızı nasıl anlamlandırdığımız ve hangi amaçlar doğrultusunda yaşadığımızdır önemli olan. Yaşadığımız her an yani şu an geleceğimizi ve geçmişimizi belirleyen seçimlerin sonucudur. İnsanların geleceğine dair amaçlarını oluşturan dünyaya bakış açısı ve değerleridir. Bunların hepsi yaptığımız seçimlerle belirlenir. Dünyada olmayı önemsiyoruz ve değerlerimizin ve arzularımızın belirlediği amaçlarımızsa dünyayla olan bağlantımızdır. Bu noktada zamansal bir döngü içinde yaşadığımızı unutmamalıyız. Zaman insanın varoluşu için bir sınırlamadır, bizi ölüme doğru götürüyor ve biz bu yolculukta büyüyoruz, gelişiyoruz ve değişiyoruz. Değerlerimizin tutarlı ölçüde olması kendimize olan güvenimiz açısından çok önemli ancak hayattaki amacımızın değişmiyor olması insanın varoluşunun dengesini bozar. Amaçlarımız ve değer yargılarımızın gerektiği durumlarda esneyebiliyor veya tekrar gözden geçirebiliyor olmamız gerekmektedir. Bu noktada varoluşçu bir terapide terapistin danışanına bu varoluşsal gerçekliklerin farkına varmasına teşvik etmesi temel esastır. Her danışanın deneyimi deneyimlere yüklediği anlam ve değer yargıları nedeniyle kendine özgüdür. Terapist danışanın varoluşun getirdiği sınırlamalar içerisinde yaptığı seçimleri , dünyaya bakışını ve bunun yaşamını nasıl şekillendirdiğini anlamasına çalışmasında yardımcı olmalıdır.

 

Varoluşçu ekollerden biraz söz etmek gerekirse:

1) Britanya Ekolü Fenomenolojik +hermeneutik Fenomenoloji:  Varoluşçu  terapi  terapiye araştırma gözüyle bakar. Araştıran danışandır yöntemi bilen terapisttir ve kullanılan yöntem fenomenolojik yöntemdir. Her araştırmanın bir yöntemi vardır. İnsan deneyimini araştırmak için öznel metotlara ihtiyacımız vardır. Nesnel metodlar doğayı ve nesneleri araştırmak için kullanılmıştır, insan ise nesne değil bir öznedir. Her insanın yaşadığı deneyim kendine aittir. Bir insanın üzerine genel geçer kurallar üzerinden etiket yapıştırmak ya da deneyimini tek bir nedene indirgemek onu nesnesneleştirmektir.

İnsan ise tercih yapan, değişen, dönüşen ve evrilen bir varlıktır – faktörler üzeri tinsel kapasitesi vardır (Deurzen & Adams, 2016,s. 81)

Fenomenoloji görüngübilim ya da Osmanlıca Zahiriye, kurucusu Edmund Husserl olan bir felsefe akımı. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde görülen bilimlerdeki ve düşüncedeki genel bunalım içinde doğup gelişen bir felsefe akımıdır.

Husserlci fenomenoloji, bu bağlamda, Metafiziği sona erdirerek somut yaşantıya dönmek ve böylece tıkanmış olan felsefeye yeni bir başlangıç yapmak iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Bir felsefe akımı olmaktan çok bir yöntem olarak tarif edilmesi yaygındır. Çünkü fenomenoloji, her şeyden önce, fenomeni, yani dolaysız olarak verilmiş olanı betimlemeye dayanan bir yöntemdir. Bunu nasıl yaptığı ya da yapıp yapamadığı, yani yöntemin iddiasını geçerli kılmak bakımından teorik düzlemdeki statüsü tartışmalıdır. Öte yandan, fenomenoloji, bu yöntem üzerinden kavramlar ve kategoriler geliştirerek özgün bir felsefe akımı da meydana getirir. Fenomenolojik yöntemin ilk önemli ismi Alfred Schutz  'dur.

Fenomenoloji, genel felsefe akımlarında olduğu gibi özne-nesne ilişkisini konu edinir. Nesneyi, en genel anlamda öznenin dış dünya ile kurduğu ilişkilerinde algıladığı, deneyimlediği "şey"ler olarak görmesiyle pozitivizm ve ampirizm ile aynı noktada dursa da, temelde fenomenoloji bu iki felsefe akımına karşı çıkar. Bu karşı çıkış en başta, tek tek nesnelerin ele alınması konusunda ortaya çıkar.

 

Tek tek nesneler, fenomenolojiye göre, belirli genel yasalara bağlı şeyler değil, varlıkları yalnız rastlantı kavramıyla açıklanabilir olan şeylerdir. Ayrıca, dolaysız olarak verilmiş olanı betimlemeye dayalı bir yöntem olmasıyla ilkin doğa bilimini dışta bırakır ve böylece her iki teorik eğilimi yadsır. (Fenomenoloji, n.d.)

Terapide fenomenolojik yöntemle danışanın getirdikleriyle ya da anlam veremediği bir deneyim yaşadığında bu deneyimi anlamlandırmasına yardım edip bunun nereden geldiğini beraber keşfetmeye çalışmaktır.Fenomenoloji hem iç hemde dışla çalışır . Öznelliğe nesnel bir şekilde yaklaşarak yani nesnel bir şekilde paranteze alma, betimleme ve gerçeklikte kalma.

Yani danışanın getirdiklerine ekleme çıkarma yapmadan olduğu haliyle o deneyimde kalma halidir.Terapist kendi varsayımlarını paranteze alarak danışanın getirdiklerini sadece dinler ve anlamaya çalışır anlamazsa yine betimleyerek deneyimi açtırmaya devam eder. Her danışan bizim  için yeni bir merak uyandırmalı ve önceki terapi odasında ki deneyimlerimizi bir kenara bırakarak o olaya sanki ilk defa duyuyormuş gibi merak ederek yaklaşmamız gerekmektedir. Terapist, danışanın penceresinden başını çıkarıp daha geniş bir dünya ve seçimler seçenekler olduğunu görmesine yardımcı olmaktır.Terapist betimletme ve deneyimi açma sırasında ister istemez varsayımlara sahip olacaktır bu doğaldır önemli olan bu varsayımları farkında varıp bunları paranteze alabilmektir. Fenomenoloji öznelliğin terapiye getirilmesiyle ilgilidir.Gerçeklik öznel ve bireyseldir. Aletheia yani kelime anlamı olarak saklı örtük olanı dışarı çıkarmaktır.Varoluş karanlıkta kalana ışık tutmaya çalışır.Varoluş öznel gerçeklik olarak tanımlıyoruz ama öznel gerçeklik hiçbir zaman sabit değildir bu yüzden örtük olanı açığa çıkarıyoruz.

Danışanın varsayımlarına dayalı öznel gerçeklikte kalmaktır. Ben başaramam dediğinde başarabilirsin dememek onun deneyimde kalmak ve başarmanın onun için anlamını anlamak adına betimletmektir.Danışan ne diyorsa odur. Hiç birimizin tek bir gerçekliği yoktur.Örtük olanı açığa çıkardığımızda ise danışanın öznel gerçekliğinden girip hayata daha genel bakmasını sağlayacağız. Fenomenolojik çalışma:

Fenomolojik yöntemle çalışırken seans sırasında bunu nasıl uygulayabileceğimizin bazı yöntemleri vardır:

1.  Dikkat:

Sadece terapi odasında değil aslında ilişkide bulunduğumuz canlı cansız her türlü durumda ‘’dikkat’’ bizim ilişkilenme durumumuzda ki en önemli belirleyicilerinden biridir. Günlük hayatta da bir arkadaşımızı dinlediğimizi düşünürsek aslında daha diyalog başlamadan kafamızda binlerce varsayım uçuşmaya başlar. Seans sırasında da danışan daha odaya ilk adım attığında aslında temasımız dikkatinizle başlamaktır. Danışan odaya girdiği dakikadan itibaren fiziksel ve zihinsel olarak tüm dikkatimizi ona odaklamak fenomenolojik çalışmanın ilk basamaklarından biridir. Dikkat döngüseldir bazen dikkatimiz yoğunudur bazen de oldukça dağınıktır. Bu döngü oldukça normaldir. Ama burada önemli olan bir terapist olarak dikkatimizin dağınıklığını fark etmektir ve buna dair düşünmektir. Bu aynı zamanda terapiye dair oldukça güçlü bir veri elde etmemize yardımcı olabilir. Danışan konuşurken kafamda oluşturduğum ve onu bir yere koyma çabam ya da dikkatimin dağınık olduğu yerlerde ki temaslarım terapist olarak danışanla kurduğum terapötik sürecine katkı sağlayacaktır.

 

2. Epoche( Askıya Alma )

İlk aşamada dikkatimizi danışana verdiğimiz andan itibaren kafamızda bir çok varsayım oluşacaktır. Bu varsayımları askıya almak; bu benim hayat görüşüm diyebilmektir. Yani tamamen bunlar benim zihnimde oluşan şeyler bunlar gerçekte olabilir olmayadabilir. Burada önemli olan nokta var saymanın çok doğal bir şey olduğunu ve bundan kurtulmanın yolunun olmadığını kabül etmektir . Daha sonra ise onları kabul edip paranteze almak gerekir.Paranteze almak demek varsayımlarım

 

yaşanılan gerçekleri ayırmam demektir. Her zaman bir olaya ya da bir duruma yönelik varsayımlarımız olacaktır önemli olan bu varsayımlarımızı fark edip , fark etmek derken sadece bunu bilmek anlamında değil bunun bizim ve seansımız için anlamını araştırmaktır önemli olan.

 

3. Teyit Etme ve yorumlama

Doğrulama aşaması Epoche boyunca biriken bütün izlenim ve sorular ile bir şeyler yaptığımız aşamadır.Doğrulama aşamasının genel anlamda amacı içerikte, süreçte ve terapist ile danışan arasındaki ilişkide yer alan anlamları keşfetmek ve de bu anlamlar arasında bağ kurmaktır. . (Deurzen & Adams, 2016,s. 81)

●  .Bu noktada dikkat edilmesi gereken bazı konular vardır. Terapist kendi varsayımını açarken bu seansta terapötik sürece hizmet etmeli ve bunun adına düşünüp karar vermelidir. Burada terapist danışanı alan bilgisini sırf göstermek adına kuram bilgisi ya da kendi öznel deneyimini sırf bu amaca hizmet etmek adına açmamamalıdır.

●    Terapi sırasında danışanın getirdiği her konu terapist için eşit olmalıdır bir konuyu diğerlerinden ön plana almak için burada kendi başımıza bir karar veremeyiz danışanın o anda getirdikleri arasında önem arz eden ve o anda o konuya daha ağırlık verilmesi gerektiği noktasında iyi karar vererek bir konu üzerinde daha fazla durabiliriz.

●    Terapist olarak danışana faydamız olmasa dahi en önemli şeylerden biri zararımızın dokunmamasıdır. Seans esnasında o anda açmamız gereken ya da o anda orada durmamız gereken noktaları iyi bilmeliyiz. Sadece susup danışanı dinlemek değil terapist kimliğimizle ve gözlemlerimizi aktarmamakta en az gereksiz kuramsal bilgimizi açmamız kadar danışanla seans sürecimize zarar verecektir.

●  Bu durumlarda danışandan sıklıkla duyduğunuz kelime ya da bir cümle açmaya değerlidir. Örneğin danışan sürekli seans esnasında bazı durumları betimlerken kullandığı ‘Ben böyle bir insanım’ cümlesini sık sık duyuyorsak bunu betimlemek faydalı olacaktır.

●   Bazı durumlarda danışan seansta yaşadığı kötü deneyimini( bize göre kötü olan) açarken, yansıttığı profil o anki olaydan oldukça bağımsız ya da tam tersiyse bu da terapide araştırmak ve çalışmak için bir alan olabilir.

1)     Fenomojik Teyit: Danışana dikkatimizi verip onu dinleyip ve anlattıklarıyla alakalı kafamızda varsayımlar oluştuktan sonra bu aşamalarının doğruluğunu anlamdırmaya çalışmaktır. Yani danışanın farklı zamanlarda söylediklerini fark edip onları ona geri sunmak ve böylece kendi gerçekliğimizle oluşturduğumuz anlamsallığı gerçekleşen buluşturmaktır.

2)   Kuramsal Yorum: Terapi esnasında bir terapist bir danışanla alakalı sürekli aynı varsayımda takılıp kalıyorsa ve bunu açma ihtiyacı hissettiği durumlarda ki bu açma terapötik sürece katkı sağlama amacı taşımalıdır, terapistin benimsediği kuram çerçevesinde yani kendi yorumundan ziyada o kuramın getirdikleri üzerinden bunu danışana açmaktır.

3)  Öznel Yorum: Terapist olarak paranteze aldıklarımız kendi öznel deneyimimizle alakalı olan şeylerdir. Bazen terapi sırasında terapist kendi öznel deneyimini danışana açar. Böylece paranteze aldığı varsayımını açıklamış olur ama terapist bunu yaparken oldukça dikkatli bir dil kullanmalı ve bu deneyimi açarken bunun tamamen kendi öznel deneyiminin açılımı  olduğunu danışana söylemelidir.

 

4. Eşitleme

İlişki dünyamızda bir insanla diyalog kurarken onun anlattıkları arasından bazen bir konu daha çok ilgimizi çekebilir ve biz o konuyu diğer konuları yok sayarak arasından cımbızla çekip o konu üzerinden sorular sorup kendi tatminimizi gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Seans sırasında da bu durum

 

böyle olabilir. Varoluşçu terapist olarak danışanın getirdikleri eşit derecede bizde önemli olmalıdır. Kendi varsayımımız çerçevesinde bir konuya diğerinden daha fazla önem verip diğerlerini yok  saymak aslında git gide terapötik ilişkiden çıktığımızın göstergesidir.Örneğin; bir kadın danışan eşinin 2 gündür eve gelmediğinden bahsediyorsa ve biz direk zihnimizde aldatma kelimesini geçiriyorsak ve bu konu çerçevesinde danışana seans ta yön veriyorsak ne varsayımlarımızı paranteze alabiliyoruz ne de eşitleme ilkesi çerçevesinde hareket ediyoruzdur.

 

5.  Ufka Yerleştirme

Ufka yerleştirme seans sırasında zihnimizde otutturduğumuz şeyleri danışanın kendi bağlamında bakmaya çalışmaktır.Yani bir olay olurken o olayın arka planı nedir?

Danışanın getirdiklerinin bağlamı çerçevesinde ele alarak danışanın kendi öznel deneyimini anlamlandırmasına yardımcı olabiliriz.Bağlamlar; zamansal , duygusal ve ilişkisel olabilir. Ve her deneyimin birden fazla bağlamı vardır.Örneğin; ‘‘Ben bugün babama öfkeliyim.’’ cümlesini seans esnasında ‘bugün’ kavramını zamansal bağlamda ;’ baba’ kısmını ilişkisel ve ‘öfke’ yi duygu bağlamı içerisinde ele alabiliriz. Bu şekilde ufka yerleştirerek danışanın getirdiklerine bir puzzle'ın parçalarını tek tek birleştirerek tamamlayabiliriz.

Zamansal bağlam kısmından bahsederken kronos ve kairos den bahsetmek istiyorum.Zaman bizim için içinden çıkılmaz bir bağlamdır.Danışanlarla bakarken zaman algılarıyla nasıl ilişki kurduklarına odaklanmak oldukça önemlidir.Bir öyküyü anlatırken bunu zaman çerçevesine otutturuyor mu bunu duymak seansta veri toplamak adına oldukça önemlidir.Sahip çıkabilmenin bir diğer yanı da zamana otuttura bilmektir. 2 tip zamanımız vardır bunlar:

5a)Kronos kelime anlamı olarak saatsel taksimsel zaman anlamına gelmektedir.Zamanı dakika , saniye ve saat olarak tanımlanan kronos mantığın/ azmin şeklidir. Kronos gündelik hayatta işe gitme saatimizi bilmemiz gibi gündelik hayatta planlayarak harekete geçmemizdir.

5b)Kairos ise öznel deneyimin zamanı yani hissedilen zaman içsel zaman, arzu/ tutku yani mantığın işlemediği bir çağrışım sürecidir. Kairos ise kronostan farklı olarak net bir saat tanımı olamaz zamana müdahale edemediğimiz noklardır. Örneğin terapi sırasında mutsuz hissetmek bunu önceden  planlamamız mümkün değildir.

Terapide kairos hakim olmalıdır. Rollo May ‘ Biz çok kronos ta yaşıyoruz’ der.Kairosla danışanları barıştırmak lazım.

Notlarımdan bulduğum bir sözle ölüme değinmek istiyorum. Ölüm; Kairosun , Kronos'a bir oyunudur.

6.  Betimleme

Fenomenolojik bir duruşa sahip olabilmek için en önemli sahip olmamız gereken şey olayları hemen bir nedene bağlamak değil onları sorgulayarak betimletmeye çalışmaktır. Bize gelenlere hiç bilmiyormuş ve daha önce hiç karşılaşmamış gibi kendi gerçekliğimizden sıyrılarak olan biteni bize görünür halleriyle kabul edebilmektir betimleme.

Seansta danışanın getirdiklerini bir zemine otutturmadan , açıklamaya çalışmadan açtırmak betimlemektir. Danışanın keşfetmeye çalıştığı diğer seçenekleri ona betimleterek ortaya çıkarabiliriz. Yani soru sorarak. Terapide soru sorarken dikkat etmemiz gereken en önemli şey açık uçlu sorular sormaktır. Örneğin; annen babanla aran nasıl değil; annenle ilişkilerinden biraz bahsedebilir misin şeklinde ki sorular bize terapiye dair daha çok malzeme toplamamıza yardımcı olacaktır.Belki de belirli kalıplara sığmayan varoluşun en önemli yasaklı kelimelerinden biri olan _ neden_ sorusu danışanın tamamen anlattığı deneyimi sınırlandırmayı ve ona yaptığı şeyleri tek bir sonuca  götürmenize yani yönlendirmemize sebep olabilir.

Burada dikkat etmemiz gereken danışanın yaşadığı deneyimi sınırlandırılamayacak açık uçlu sorularla danışana betimleme yaptırmaktır.Danışana dair anlattığı olaylarla alakalı zihnimizde karmaşaya yol

 

açan noktalarda danışanın betimleme sürecini biraz daha uzatarak ona ‘’ Biraz daha açar mısınız?’’ diyerek belki de danışanın farklı bir deneyimine temasta bulunmasına olanak sağlayabiliriz. Seans sırasında serbest çağrışım yaptırarak danışanın anlattığı olayla alakalı ilk aklına geleni söylemesini sağlayarakta betimleme yapabiliriz.

Yaşadığımız her deneyimin 3 parçası bulunmaktadır. Danışanın bize deneyimini açarken bu eksik olanı bulmak oldukça önemlidir.

Bunlar: Nesne, Eylem ve Deneyimleyen yani Öznedir.Bir örnek üzerinden gidecek olursak danışanın kullandığı ‘’Ben kötü biri olduğumu düşünüyorum.’’ cümlesinde:

1) Nesne:Yaşadığımız deneyimin nesnesi nedir?Yani şeylerin kendilerini bize gösterdikleri şekliyle tanımlamaya çalışmaktır. Nesne sorusu diğer sorulara göre daha basit ve sabit bir sorudur.Bu cümlede nesnemiz ‘kötü biri’ dir.

2) Özne: Deneyimi yaşayan kimdir, nasıl biridir? Burada yunanca bir kavram olan transdantalego veya cogito kavramı: Her zaman bir şeylerle ilişki halindeyiz. Transdantalego; kendimizden öteye uzanmak halindeyiz.Yani kendimizi aşma halimizdir.Bu cümlede ise öznemiz,’ ben’ dir. 3) Eylem: Yaşadığımız deneyimin eylemi nedir? Yani; ‘’Neler oldu, ne oluyor , ne yaşıyorsun ?’’ gibi soru kalıpları sormaktır. Eylem soruları süreç halindedir. Bu cümlede ise, ‘ düşünmek ‘ bizim eylemsel deneyimimizdir.

 

7.  Varsayımları fark etme

Hayatımızda birçok varsayım bulunmaktadır. Varsayımsız bir dünya hayal etmek olanaksızdır.Terapide bu durum böyledir. Terapist danışanı hakkında bir çok varsayımda bulunur bu illa bir yorum yapmak değil bazen yorum bazen sessizlik gibi bir çok açıdan danışana karşı varsayımlarını açığa çıkarabilir.Terapistin danışanın getirdiklerine dair varsayım de bulunması gayet normal bir durumdur. Çünkü insan bir şeyleri havada bırakmak yerine her zaman sağlam bir zemine oturtma eğilimi içerisindedir.Burada önemli olan nokta varsayımda bulunduğumuzda bunun farkına varmaktır. Çünkü buna karşılık terapistin herhangi bir varsayımı danışanı o yöne doğru çekebilir ya da tam tersi o doğrultudan tamamen uzaklaştırabilir.Bu kurduğumuz terapötik ilişkiye oldukça zarar verebilir.

Kurduğumuz varsayımlarımızın bizim için ne anlama geldğini sorgulamamak danışanı ve kendimizi kandırmak olacaktır. Her zaman varsayımları paranteze almak değil gerektiğinde danışana varsayımlarımızı açmakta gereklidir ancak bunu yaparken tamamen bunun farkında olarak açmamız gerekir.

Bazen hangi deneyimi açmamız hangi deneyimi paranteze alma konusunda terapi sırasında zorlanabiliriz.Bu noktada süpervizyon ya da günlük hayatta terapist olarak kendimize bazı sorular sorarak bunları keşfedebiliriz:

●  Ben bu danışandan ne istiyorum?

●  Terapist olarak kendimizi açtığımızda bunu ne için yapıyorum,?

●  Tavsiye verecek olsam danışana ne söylemek isterdim?

●  Danışana soru sorduğumda ya da yorum yaptığımda bunu aslında ne istiyorum?

 

8.  Seans öncesi hazırlık

Terapist henüz seans başlamadan önce terapi odasını ve kendini gireceği seansa hazırlanmalıdır. Danışan gelmeden kendi zeminini yoklayarak şu an nasıl hissettiğini ve daha önceki varsayımlarını paranteze alarak zihnini yoklaması gerekmektedir. Daha sonra eğer danışana dair tuttuğumuz notlarımız varsa bunlara kısa bir göz atmakta önemlidir.

Ve gelen danışana dair kendimize bazı sorular sorabiliriz.

 

Örneğin; o gün alacağımız seanstan önce yaşadığımız bir gerilim yada huzursuzluk hali varsa bunun nedenlerini araştırmak ya da tam tersi aşırı mutlu ve heyecanlı hissediyorsak bu duygularımızı duymaya çalışmak; danışanla kuracağımız ilişkide bizlere oldukça yol gösterici olacaktır.

 

Varoluşçu ekollere geri dönecek olursak; Britanya ekolü fenomenoloji ve hermeneutik in birleşimidir. Fenomenolojiyi detaylandırdıktan sonra;

Hermeneutik, insanın yaşantısı içinde ürettiği her şeyi anlama ve yorumlama olarak ortaya çıkmış, özellikle 19. Yüzyılda doğa bilimlerinin insan bilimlerine kullanılma fikrine karşı gelişmiş bir kavramdır. Kavram, Yunanca yorumlama anlamına gelen hermeneuein kelimesinden türemiştir. (Fırıncıoğulları, 2016, s.42)

 

Hermeneutik özünde yorumlamak demektir. İnsanoğlu her şeyi anlamdırmaya çalışmaktadır. Bu anlamlandırma ise mutlaka yorumu içermektedir. Yani kültürün kuşatıcılığı ile deneyimlenen yaşam, aynı zamanda yorumlanarak hem toplumsal hem de bireysel bir çerçeve içinde değerlendirilmelidir. (Fırıncıoğulları, 2016, s.42)Danışanın anlamlandıramadığı meselelerde hermeneutik yani yorum kullanılarak ve betimletmeye devam ederek onun bu keşfine eşlik etmiş oluruz. Hermeneutik amacı özü bulmak yani sebebini bulmaktır. Fenomenolojinin amacı ise olduğu şekliyle hakikata geçmektir.

 

2) Fenomenolojik Varoluşçu Ekol:

Britanya ekolundan farklı olarak sadece fenomoliktikte kalma demektir. Britanya ekolünde betimleme+yorumlama varken fenomenolojik ekolde sadece betimleme vardır. Yani danışanın deneyimlerini sadece betimleyerek çalışmayı yürütmektedir.

3) Logoterapi:

Aynı zamanda varoluş analiz olarak da adlandırılan Logoterapi, danışanların özellikle yaşamlarındaki amaçları Yunanca ‘ da ‘’anlam’’ anlamına gelen (Frankl, 1984) ‘’ logoları’’ _ bulmalarına ve de anlamsızlık ve umutsuzluk duygularıyla baş etmelerine yardım etmeyi amaçlayan terapi bir yaklaşımdır. (Deurzen & Baker, 2017, s.52)

Anlam odaklı bir terapi yöntemidir.Fenomenolojik yöntem+ heuristik yöntem beraber kullanılır. Heuristik amacı sorun çözmektir.Nasıl sorunu çözebileceğimize odaklanır. Bunun için genellikle çözüm odaklı bir çerçeveden danışana yaklaşır. Terapide biz önce bu meseleyi çözelim çözdükten sonra bu size nasıl gelecek kısmında yer alır.Danışan sürekli neden _ sonuçlarla geliyor ise bu noktada terapide psikoeğitim verilebilir. Varoluşçu terapistler olarak neden sonuç kısmını ve çözüm odaklı yapıyı genellikle tercih etmemekteyiz. Berçem hocamla roleplay çalışması yaparken duyduğum çok güzel bir cümle aklıma geliyor: Seansta yaşanan her şeyin altında mutlaka bir neden aramayın bazen bir şeyin nedeni olmayabilir, nedensiz olabilir.

4) Dasein Analizi:

Dasein analizi Ludwig Binswanger tarafından kurulmuştur. Ancak Dasein çalışmasını sistemli bir hale getiren kişi Boss tur. Boss psikanalizden yararlanarak divan kullanımında bulunmustur. Ancak zaman geçtikçe Dasein analiz psikanalizin etkisinden kurulurak Heigger ‘ in kuramına dayanmıştır. Heidegger’e göre varlığın çobanı ve varlıktan bir örnektir. Yalnızca insan gerçekten ‘burada olan’ ve gerçek var olandır. Heidegger bu varolana, kendi söz dağarcığı içinde ‘Dasein’ (burada olan) der.

Almanca’da Dasein, genellikle varoluş ve yaşam anlamında kullanılır. Ancak Heidegger bu kavrama başka anlamlar verir. (Tülüce, 2016, s.249)

İnsan, dünya ile karşı karşıya olan bir varlıktır. Karşı karşıya olmak, varlıkla doğrudan bir bağ kurmak demektir. Bu bağ bilgi ile değil yaşayarak kurulan bir bağdır. İnsan, varoluşunu dünyada

 

yalnız başına değil ancak ‘ötekilerle birlikte’ gerçekleştirir. Heidegger’e göre varlığın anlamını sorabilen Daseindir. Dasein varlığın anlamını kavramayı sağlayacak bir araç değil, ontolojinin temelini oluşturacak bir çekirdektir. (Tülüce, 2016, s.250)

Dasein, dünyaya, diğerlerine ve çevresine ilgisiyle “dünya içinde varlık” olarak varoluşunu her zaman diğerlerinden kendini ayırır ve kendisi olmak ister.Dasein çoğu zaman günlük yaşamda belli bir sıradanlık haliyle herkes gibi olur ve varoluşunu sahici olana kapatır. Ancak Dasein, sıradanlık ve ‘herkesleşmekten’ uzaklaşır kendi varoluşunu diğer insanlardan ayırır ve onların önüne geçerse kendisi olur. (Tülüce, 2016, s.251).

En basit bir şeyi açıklamak bile bu dünyasal çerçeve içinde mümkündür. Dasein varoluşunu dünyada gerçekleştirir. Dasein var değil var oluştadır demek onun özünün varoluşunda yattığını ifade etmektir. Yani Dasein’in belirlenmiş kategorik bir yapısı yoktur.23 İnsanın belli bir öze sahip olup bu özü dünyada gerçekleştirdiği anlayışını Heidegger kabul etmez. İnsan vardır ve var olma sürecinin içinde yani buradadır ve burası dünyadır. (Tülüce, 2016, s.254)

 

5) Hümanistik_Varoluşçu Yaklaşım:

Varoluşçu hümanist yaklaşım Amerikada Rollo May’ ın katkısıyla oluşmuştur. Aynı zamanda Irvın Yalomun da etkisi oldukça büyüktür. Yalom danışanların varoluşlarıyla tanışmaları için bazı ontolojik verilmişlikler ortaya koymuştur.

Ölüm, özgürlük, yalnızlık ve anlamsızlık. (Deurzen & Baker, 2017, s.55)Bu yöntem  fenomenoloji oldukça etkili kullanır ama hermenötik yönü de oldukça güçlüdür. İnsanlar iyi koşullar sağlandığı takdirde tam potansiyeline erişebilecekleri düşünülür.Bunun için insanın varoluşunu tanıması ve tüm gerçekleri bilmesi şarttır. Ama bir insan asla tam olarak potansiyeline ulaşamaz.

 

 

 

VAROLUŞÇU TERAPİ SÜRECİ

 

a)  Dört Dünya

Varoluşçu bakış açısına göre biz bu dünyaya fırlatıldık. Bize seçme şansı verilmeden bazı varoluşsal getirelere sahip olduk: Cinsiyet, aile, doğum, kültürümüz, yaşadığımız coğrafya.. Bizim yapacağımız şeyler ise bu sınırlılıklarımızla kendimizi dünyamızda ki konumumuzu korumaya çalışmak. Bir kişinin, yaşamının herhangi bir zamanında dünyada olma biçimi insan varoluşunun genel haritasında konumlanabilir. Bu genel harita İnsan varoluşunu dört basit boyuta ve dünyaya ayırır. (Deurzen & Adams, 2016,s. 33)

Bu harita terapide danışan hakkında vaka formülasyonu için önemli bir yön göstericidir.

 

●  Fiziksel boyut ( Umwelt)

●  Sosyal boyut (Mitwelt)

●  Kişisel boyut ( Eigenwelt)

●  Tinselboyut(Uberwelt)

 

 

 

Bu şekil insan varoluşunun dört boyutunu yansıtır. En dış katmanda bulunan fiziksel dünyayı onun bir altında ki katman sosyal boyutu onun bir altında ki kişisel boyutu ve en merkezde bulunan katman tinsel boyuttur.

Terapi sırasında bu katmanları sırasıyla değerlendirmek ve danışanın getirdiklerini bu dünyalara yerleştirmek gerekir. Hepsi birbirinden ayrı görünse de temelde hepsi birbiriyle bağlantılıdır.Danışanların deneyimlerini aktarırken hangi dünyanın daha şişkin hangi dünyanın daha göz ardı edildiğini anlayabiliriz.Bu açıdan seans sırasında bu şekil kullanacağımız bir veri toplama aracı olarak oldukça değerlidir.

Danışanların daseini bulmak adına da oldukça etkilidir.

●  Danışanın anlattıkları hangi dünyaya denk geliyor?

●  Eksik dünyaları neler?

●  Dünyalar arasında ki çatışmalar neler?

●  Şişen dünyalar neler?

Fiziksel boyut ( Umwelt):

Fiziksel boyut bir diğer isimle umwelt dünyaya fırlatılmış lığımızla başlar.Öncelikle bir bedenle bu dünyaya geliriz , geldiğimiz dünyada havayla ,canlı ve cansız varlıklarla temas ederiz. Sadece başka çevrelerle değil aynı zamanda kendi bedenimizle de temasa geçeriz geçirdiğimiz hastalık ya da ölümle.Fiziksel dünya kişinin temasta bulunduğu olgulardır bunlardan biri maddi unsur olan paradır.Aynı zaman da bedenin yemek yemekle alakalı temasımızda bu alan içerisinde yer almaktadır. Belkide bizi en çok sınırlandıran şey bedenlerimizdir. Şu Anda uçmak istesemde uçamam çünkü en büyük sınırımız bedenlerimizdir. Aynı zamanda yaşadığımız beden bizim insan ilişkilerimizde bizi olukça etkilemektedir. Şu Anda yaşadığımız durumda Corona olan bir birey toplum tarafından fark edildiğinde bu kişi direk toplum tarafından farklı bir muamele görüyor.

Bedensel farklılık, tüm düşünsel ve duygusal ayrılıklardan daha keskin bir ayrışma ortaya koyar (İçöz, 2020, s.28).

Bedenlerimizi fark etmek için genellikle bedenin bize bir sinyal vermesini bekleriz. Örneğin çok kilolu bir birey ancak yürüyememeye ya da nefes alamayacak konuma geldiğinde belki de o zaman unuttuğu bedenine kulak vermeye başlayacaktır. Nietzsche göre artık bedenimizin sesine kulak vermeyi ihmal etmekteyiz. Örneğin; gittiğiniz bir ortamda sürekli bir baş ağrısı yaşamaya başlıyorsanız burada bedeninizin size anlattığı şeye kulak vermeniz gerekmektedir.

Fiziksel dünyanın ikilemlerine bakıldığında :

 

Ölüm & Doğum: Doğumla fiziksel olarak var oluruz ölümle ise fiziksel olarak yok oluruz.Buradaki çelişki , fiziksel ölümün beni öldüreceği gerçeğine karşın ölümün inkarınında kalan zamanımı yok edecek olmasıdır ama ölüm düşüncesi aynı zamanda yaşamımı daha becerikli ve daha dolu sürdürmeye teşvik ederek beni kurtaracaktır. (Deurzen & Adams, 2017, s.34) Her an öleceğimi bilerek yeni bir güne uyanıyorum ve nefes almaya devam ediyorum. Aynı zamanda ölümle beraber bu hayatı dolu dolu geçirmeye ve mücadele etmeye çalışıyorum. Bu ikilemi genellikle inkar eğilimi içerisindeyiz dir yani ölümü inkar ederiz ta ki hayatımızda bu gerçeğe yakın bir deneyim yaşayana kadar.

Terapide danışanlarla ölüm temasını konuşmak zorlayıcı olabilir.Sadece danışan değil terapist içinde bu konunun konuşulması zorlayıcı olabilir bu noktada o anki hisleri ve duyguları sesine kulak verip yaşadığımız durumu anlamdırmak önemlidir . Danışanın ölüm konusunda konuşmaya zorlamamlı onun bu konuda ki geri çekilmelerine saygı duyup anlamdırmaya çalışmak önemlidir.

Şekillenmek & Kabullenmek:Bedenimin izin verdiği ölçüde bir şeyler yapabilir. Bu sınırlılığı  bilmek ve kabullenmek gerekir.

Genişlemek& Büzüşmek: Fiziksel dünyada bulunduğum alan ve sahip olduğum bedenim her zaman aynı kalmayabilir. Bazen çok kilo alabilirim ya da çok zayıflayabilirim veya bazı durumlarda dünyaya fırlatılmışlığımla sahip olduğum bir uzvumu kaybedebilirim.

Terapi sırasında Fiziksel dünyayı araştırırken bazı temalardan yararlanabilir. Bunlar: Ölüm, Para, Yemek, Uyku, Cinsellik, Beden, Zaman, Yaşam, Mekan, Haz , Güvenme, gibi temalarımızı araştırabiliriz.

 

Sosyal boyut (Mitwelt)(İle_Dünyası)

 

Önce fiziksel dünyada da var olduktan sonra dünyada ilişkilenmeye başlarız.Dünyaya fırlatıldıktan sonra hem dünyayla temas ederiz hem de ilişkileniriz.İlişkilerimizde kendimizi tanımaya başlarız. Diğerlerinin bizden talep ve beklentilerini anlamaya çalışır.Sahip olduğumuz ailemizde ya da yaşadığımız coğrafyada yaşadığımız durumları kapsar sosyal boyut.

İlişkilenmeye mahkumuzdur bu dünyaya fırlatıldıktan sonra bize bakım veren birine ihtiyaç duyarız ilişkilenmeden bu dünyada var olmaya devam etmek zordur.

Bir yandan da çatışmalar yaşamaya başlarız ne kadar ilişkide olmaya, anlaşılmaya ve onaylanmaya ihtiyacım olsa da bu dünyaya tek başıma gelip tek başımıza gideceğimiz gerçeğiyle yüzleşiriz. Bir yandan ait olmaya çalışmak isterken bir taraftan toplum tarafından baskılanmamak adına yalnızlık arasında gidip geliriz.

Sosyal Dünyanın İkilemlerine Bakacak olursak:

İçe dönüklük – Dışa dönüklük Egoizm – Fedakarlık İçtenlik/ Uzaklık

Güven/Güvensizlik

Ait olma /Techit edilmemiş Hissetme Uyumlanmak/Bireyselleşmek

Bu ikilimlerin bir ucunda konumlanmak yerine bireylerin deneyimin iki ucunu da deneyimlemesi gerekmektedir.

Terapi sırasında Sosyal dünyayı araştırırken bazı temalardan yararlanabilir. Bunlar: Aile, İlişkiler, Toplum, Arkadaşlar, evlilik, partnerler, yalnızlık, ilişkilenmek, iş birlikçi ya da rekabetçiolmak,kültürgibi…

 

Eigenwelt(Kişisel Boyut)

Fiziksel ve sosyal dünyamız dünyaya fırlatıldıktan sonra başlasa da kişisel dünyamız her birimiz için farklıdır. Dünyaya geldiğimizden bu yana gerek çevremiz gerekse yaşadığımız deneyimlerle bir kendilik oluşturmaya başlarız.Hepimiz dünyayı farklı deneyimleriz.Bu deneyim her zaman diğerlerinden farklıdır işte bu bize ait ‘’bana ait ‘’ hissiyle bir hisle kendimize ait bir dünya yaratırız. Kişi kendi öznel deneyimini yaratırken bazı şeyler tam istediği gibi gitmeyebilir ya da bir şeyler eksik kalabilir. Bu noktada kendi bireyselliğimiz ve ilişkilerimiz arasında bir ikilem yaşamaya başlarız. Kendi kimliğimizi güçlendirmekle ilişkiler tarafından alınıp götürmek arasında her daim gerginlik vardır. Şüphesiz ki kendimize özel bir alan yaratırız, kendimize ait bir dünya (Eigenwelt).Bu dünya sahiplik(kendimize aitlik), bireysellik ve kendi içimizde bir bütün olma hissimizle tanzim edilir. (Deurzen & Baker, 2017, s.237) Kişisel dünya bize dair olan her şeydir. Seçtiklerimiz, seçemediklerimiz, her şey. Bana ait olan bu dünyanın farkına varmak ve sorumluluğu kabullenmek insanda kaygı uyandırı. Kişisel Dünyanın İkilemlerine Bakacak olursak:

Kendini kabullenmek – Kendini geliştirmek Otantiklik – Otantik olmamak

Bütün teşkil etmek_ Dağılmak

Seçimlere sahip çıkmak_sonuçlandırmak

Yine diğer dünyalarda olduğu gibi burada da ikilenin iki ucunu kapsamak oldukça önemlidir.İnsan yaşamını bütün olarak tanımlamalı ve ‘’ben’’ ile başlayan her cümleye sahip çıkmalıdır. Aynı zamanda dinamik bir varlık olduğumuzu ve her an değişime ve dönüşüme açık olduğumuzuda bilmemiz gerekmektedir.

Terapide kişisel dünyayla çalışırken danışan önce kendi kimliğini keşfetmeye çalışır, ve keşfettiği her şeyin kendine ait özel olduğunu fark edip diğer insanların farklı öznel deneyimleri olduğunu fark etmeye başlar. Sonrasında aslında hayatında nelerin daha önemli nelerin daha geri planda kaldığını keşfedebilirler.Bu süreçte kurduğumuz ilişkilerde ki dönütler bizim kendimizi tanımlamamızda ne kadar etkili ne kadar gerçek ya da değil, yaptığımız seçimlerin sorumluluğunu alırken bir kaygı yaşayabiliriz ve bu kaygı da terapide toplanabilecek önemli verilerden biri olur.Ve en önemlisi özgürlük alanımızı keşfederiz.

Varoluşçulukta geçmiş gelecek ve şu anki anımızın hepsi aynı derecede önemlidir. Danışanlar bugünü anlamazlarsa kendilerini hep geçmişte konumlandırırlar. Terapide çalışılırken en zorlayıcı dünyalardan olan kişisel dünyada danışanlar inkar edebilirler burada terapist olarak danışanın yaptığı seçimleri farkına varıp yeni seçimlerin olduğunu onlara gösterip sorumluluklarını almaları önemlidir. ‘’Bu benim seçimim ve sonuçlarını kabullenebilirim ‘’ diyebilmek ve bu kaygıyla yüzleşmektir.

 

Terapi sırasında Kişisel dünyayı araştırırken bazı temalardan yararlanabilir. Bunlar: Orjinal Projemiz, Özgürlük, Seçim, Sorumluluk, Düşüncelerimiz , İç dünyamız, Geçmişimiz, Değişimlerim, Geleceğimiz, Simdiki anımız, Ben kimim?,Sevdiklerim, sevmediklerim, ... gibi

 

Tinsel Dünya(Über Welt)

Dünyaya geldiğimiz ilk olarak taklit etmeye başlarız, önce ebeveynlerinizden büyüdükçe daha başka çevrelerden birçok şey öğreniriz daha sonra bu topladığımız her şeyle kendi deneyimimizi kendi öznelliğimizi inşaa ederiz.Daha sonra kendi öznelliğimizin diğer insanlardan farklı olduğunu keşfederiz ve kendi düşüncelerimizin, seçimlerimizin, arzularımızın farkına varmaya başlarız. Tinsel boyut bu dünyayı bizim nasıl gördüğümüzle yani anlamlandırdığımızla alakalıdır. Hepimiz ailelerimiz tarafından daha önceden belirlenmiş bazı kurallarla büyürüz.Daha sonra yeni insanlar, kültürler tanıdıkça o kurallardan farklı şeyler olduğunuda görmeye başlarız.Daha sonra seçim yaparız

 

kendi ideolojimi başkalarınınkinden ayırmış olurum. Yaptığım seçimler tarafından bazen eleştirebilirim ve bu eleştiriyi kabul ederek onların da kendi öznelliğinin olduğunu fark ederim. Tinsel Dünyanın İkilemlerine Bakacak olursak:

Anlam&Anlamsızlık Amaçlılık&Beyhudelik İyi&Kötü Aşmak&Sıradanlık(Dünyevi)

 

Uberwelt bir üst dünyaya işaret eder. Başka şekilde söyleyecek olursak , dünyayı bir kuşun gözünden , tepeden görme yetisidir. Dünyadaki şeylere anlamlar yüklemeyi ve hayatta anlamlar bulmayı böyle öğreniriz. Yalnızca maddesel, kişilerarası ve içsel gerçekliklerle temas ettiğimiz yerde kaldığımız sürece, bu tür bir bakış açısı bulmamız zor olacaktır. (Deurzen & Adams, 2016,s. 172)

Terapide danışanın inançlarını , değer yargılarını, hayatlarına nasıl etki ettiklerine ve hayatlarını nasıl biçimlendirildiğini görebiliriz. İnsan dinamik bir varlık demiştik insanların yıllar geçtikçe daha önceden benimsedikleri hayat görüşlerinin değişebileceğini danışanların anlaması oldukça önemlidir. Hayatımızda bazen kendimize ait bir tinsel dünya oluşturamayabiliriz. Hep başkalarının yürüdüğü izden giderek kendimize ait bir ideoloji geliştiremeyebiliririz. Terapide belki de danışan oluşturduğu bu dünyanın kendine ait olmadığını fark ettikçe dönüşümü başlayacaktır.

İnandığımız şeyler bizim dünya görüşümüzde oldukça önemlidir. Değerlerimiz bizim dünyayla temasımızda en belirleyici şeydir. Bu yüzden sahip olduğumuz çevresel , politik ve insanı meselelere bile bakışımızı oluşturan temelde değerlerimizdir.

Terapi esnasında Tinsel dünyayı araştırırken bazı temalardan yararlanabilir. Bunlar: Anlam, inanç, değer, ilke, ahlak , iyi, kötü, özgürlük, sorumluluk, vicdan, sınırlar, seçim.. gibi

 

b)Seans Sırasında

Terapi danışan ve terapistin daha odaya girmeden önce yaptıkları temasla başlar. Danışan terapi almaya karar verme niyetiyle terapist arar ve bulduktan sonra danışan terapistin onun hakkında ki düşüncelerini merak etmeye başlar. Birinin dikkatinin tamamen sizde olması kulağa çok hoş gelse de birazda gerilim yaratan bir ortam hayal edilebilir. Terapist ise gelecek danışanın öyküsünü ve danışanın kendisini nasıl bir bağ kuracağını merak eder.

Terapist gelen her danışanda bir önceki danışanı geride bırakmalı ve zihin olarak tamamen tertemiz bir sayfa açarak aynı merakla o danışana yönelmelidir.

Varoluşçu Psikoterapide terapist danışanla ilk temasında ona hemen bir etiket yapıştırmaz onun hayatla temasını duymaya ve deneyimini anlamaya çalışır.

 

1) Not Almak

Terapide danışanın anlattığı her şey bizim için oldukça önemlidir. İnsan aklında her şeyi tutamaz ama yazı konuşulanların saklanması adına önemli bir yöntemdir.Eğer seans sırasında terapist not tutmak isterse bunu danışana söyleyerek yapmalıdır ve yazdıklarının sadece kendisinde kalacağını ve sürece kaçırmamak adına bazı şeyleri not alması gerektiğini belirtmelidir.

Ya da seans bittikten hemen sonra danışandan duyduklarımız ya da terapist olarak düşüncelerimiz duygularımızı ve izlenimlerimizi not almak faydalı olacaktır.

Danışan diğer seansa gelmeden önce aldığımız notlara bakarak önemli noktaları hatırlamamıza yardımcı olabilir. Ama yeni bir haftada terapist olarak danışanı geçen haftada kalan bir mesele yüzünden kendi alanını sınırlandırmak pek doğru değildir.

Tuttuğumuz notlar kilitli bir dolapta ve gizli tutulmalıdır. Danışanlarımıza yönelik niteleyici bilgilere

 

not alırken dikkat etmek gerekir. Örneğin; adının soyadının tamamını değil baş harflerini yazarak tuttuğumuz bilgileri daha güvenli hale getirebiliriz.

 

2) İlk Seans

İlk seans terapi için oldukça önemlidir. Özellikle terapide ileride kurulan bağın temeli ilk seansta atılır. Danışan kendi istediği konudan ya da olaydan terapiye başlayabilir.Terapi alanı ona aittir. Terapist olarak seansta çerçeve oluşturmak oldukça önemlidir.

Bunun için seansın sürelerini ve bu süreleri aşamayacağını danışana belirtmek gerekir. Terapist danışana terapinin uzun soluklu bir süreç olduğunu ve belirli bir sayıda seans yaparsak bitecek gibi vaatlerde bulunmaması gerekmektedir.Danışanın talebi ve terapiden beklentisini sürece iyi gelecektir. Gerektiğinde süreçler uyuşmadığında terapist olarak danışanı uygun bir terapiste yönlendirmekte önemlidir. seans sırasında terapist olarak dikkat etmemiz gereken bir çok unsur vardır. Bunlardan en önemlisi dikkattir.

 

Terapist; danışanla kurduğu bağda en önemli faktörlerden biri güvendir. Bunun oluşmasının en temeli; terapistin ilk seansta danışana:’’Burada konuştuğumuz her şey burada kalacak ‘’ diyerek gizlilik çerçevesinde danışana bilgi vermelidir.

Danışana terapinin zamanını, ücretini ve seansların zamanı konusunda bilgi verilmelidir. Danışan bu şartları kabul edip devam kararı alması oldukça mühimdir.

 

3) Ücretler

Yaptığımız mesleğin yüksek okulunu okuyup mezun olduktan sonra hayatımızı idame ettirebilmemiz için para kazanmaya ihtiyacımız vardır. Psikoterapi de bir meslektir ve yapacağımız seanslarda para kazanmamız gerekmektedir. Para her zaman konuşulması oldukça hassas bir konu olmuştur. Ama aynı zamanda para bir alışverişi simgeler. Terapistin verdiği hizmet sonucunda danışanın ödediği para aslında sosyal çevremizde yaptığımız sohbetlerden oldukça farklı bir süreçte olduğumuzu bize hatırlatır. Hiç bir arkadaşımız biz ona bir şeyler anlattıktan sonra bizlerden para talep etmezler ama terapistlik ya da psikoterapi bu sürecin mesleki tarafıdır

Terapist seansını ücretlendirme konusunda ; seansın süresine , bulunduğu kültürel çevreye ve kendi yaşam koşullarına uygun bir ücretlendirme yapmalıdır.

Bazı terapistler parayı kendileri almak istemezler bu danışanla kurdukların bağın zayıflayacağını düşünüp bir utanma duygusu yaşayabilirler bu yüzden genelde sekreterya da çalışan bir kişinin aslında kendisine ait olan sorumluluğu almasını isterler.Ancak aslında danışanda o paranın sahibinin terapist olduğunu bilmektedir.

Para konusu bazı durumlarda terapi için oldukça değerli bir veri olabilir. Terapist düşük bir ücret aldığı danışanında terapötik sürecini olumsuz etkileyebilir ya da danışan o terapistin kendisinden para talep etmesinden dolayı ona kızgınlık besleyebilir. Bu konular terapi için açılmaya değer önemli mevzulardır.

4) Buluşma, Değerlendirme, Tanı

İki  insan buluşmaya gitmeden önce zihinlerinde belirli şeyler düşünmeye ve kendilerini belirli şeyler sormaya başlarlar. Terapi içinde bu süreç böyledir. Danışan ve Terapist daha buluşmamış olsalar da aslında terapi başlamıştır. Danışan gideceği terapiste ve konuşacağı şeyleri düşünmeye başlarken Terapist ise Danışanın araması ile danışana dair zihninde terapi sürecini nasıl yürütücü ile alakalı soruları sorması ile başlar. İlk seans geldiğimde Danışan gideceği ortamın nasıl olacağı, terapistin onu nasıl karşılayacağına dair kafasında ki bir çok meseleyi düşünmeye başlar. Terapistine açılırken bazı soruları sorup sormaması konusunda, terapistin onun geldiği meseleleri nasıl karşılayacağı konusunda tereddütler yaşayabilir. Terapist açısından ise gelen Danışan hakkında sınırlı bilgileri dahilinde danışanla geçirecekleri terapi sürece hakkında ve danışanla kuracaklara terapötik süreceğin nasıl ilerleyeceğini düşünür. Danışan ve Terapist arasındaki bu ilk karşılaşmada ki en önemli farklardan biri terapistin daha birkaç dakika önce belki de  yeni bir Danışanın odasından çıkmasıdır.Ilk karşılaşmadan önce Terapist yeni gelen danışanına ilk defa görüyormuşçasına sahip çıkmalı ve yeni bir duruş sergilemelidir. Çünkü temelde o yeni bir Danışandır yeni bir düşünce sistemi ve hayatına dair yeni meselelerle dinlenmek ve dinlemek adına gelmiştir.

 Varoluşçu terapi de etiketleme tanı koyma diye bir şey söz konusu değildir Yapılan her terapi görüşmesi Aslında mekansal, zamansal ve kişisel olarak birbirinden oldukça farklı ve kendine özgüdür. Terapide temel amaç Terapist ve Danışanın tanıştıktan sonra Aralarındaki terapötik ilişki de birbirlerini yakından tanımaları ve ilişkinin nasıl gideceğine dair süreci gözlemeleridir.  Terapist ve danışanın tanıma ya da ilişkinin oluşma süreci aylar belki yıllar sürebilir. Varoluşçu terapi  tanı koymaktan Öte terapistin önceliği Danışanın getirdiklerine duymayı çalışmak ve getirdiklerine odaklanmaktadır. Amaç terapide hem terapistin hem Danışanın birbirleriyle anlamlandırması , anlamaya çalışmalarıdır Bu bir ikili ilişkidir ve süreç sürekli dinamiktir. Bu süreçte terapist varsayımlarını paranteze alarak tamamen ön yargısız danışana yaklaşmayı ve onu ondan duymalıdır.

 

5) SeanslarınBaşlangıcı ve Bitişi

Hayatımızda bir şeylere başlamak ne kadar zorsa, bitirmek, sonlandırmakta o kadar zor gelir bizlere.

Terapide geçen haftadan önümüzdeki haftaya kadar neredeyse bir hafta geçer ve bu sürede hem terapistin hem de danışanın hayatında bir çok olay olmuş olabilir. Danışan yeni bir seansa geldiğinde terapist geçen haftada takılıp kalmamalı ve danışanın gündemine şimdiye odaklanmalıdır. O hafta geldiğinde terapist olarak merakımızı biraz geri plana alarak danışanın açmak istediği noktalara odaklanmalıyız . Tabi ki o hafta danışanın hayatıyla ilgili oldukça önemli bir gelişme yaşandıysa ve bizim için bu konuşulmaya oldukça değerli bir konuysa o zaman bunu açabiliriz. Fenomenolojik olarak ideal olan , seansların kendi hızında gelişmesine izin vermektir. Seansın sonunda ki hal de benzerdir. Yaşam devam etmekte ve terapi yaşamın sadece küçük ama anlamlı bir bölümünü teşki

  etmektedir.Terapistin, seansın son dakikalarını, belirsizliği gidermek için seansı özetlemeye ayırma    ve böylece terapiye yaşamın geri kalanından kopuk bir şeymiş gibi davranma isteğine kapılmaması  gerekir. (Deurzen & Adams, 2016,s. 191)

Terapist seansı sonlandırırken ‘’Bugün burada durmamız gerekir’’ diyerek seansı sonlandırır ama danışan terapi bitmesine rağmen terapistle diyalog kurmaya çalışabilir. Bu tür yorumlar genelde bireylerin odanın çıkışına yani kapıya yönelmelerinden dolayı kapı kolu yorumları olarak adlandırır. Danışanın bahsettiği bu konular terapistin gündeminde olmalı ve kurdukları ilişkiye dair ne anlattığını düşünmek için zaman ayrılmalıdır.

 

 

 

 

KAYGI VE SORUMLULUĞA VAROLUŞŞSAL BAKIŞ

 

Kaygı sözcüğü  Latince sıkıştırmak veya boğmak anlamına gelen ‘’angere’’ kelimesinden gelmektedir.  Kaygı kendini hem ruhsal hem fiziksel olarak gösterebilir. Günümüzde bir çok insan sebepsiz yere yoğun bir kaygı yaşadığını dile getirir  yaşadığı bedensel tepkileri(terleme, kalp çarpıntısı) ifade eder. Ama kaygı aslında sadece fiziksel boyutta değil pek çok boyutta kendini gösterebilir.

Biz dünyaya fırlatıldık. Dünyadan değil dünyadayız der Heidegger. Fırlatıldığımız andan itibaren bitecek bir hayatın sonuna doğru farkındalıkla ilerliyoruz. Ancak ne zaman sona ereceğini bilmiyoruz.Kaygı ise bu gerilim sonucu oluşan doğal bir tepkidir.Toplum tarafından kaygı bir bozukluk olarak görülsede,  bir bozukluktan ziyade varoluşun kaçınılmaz bir parçasıdır.. Schopenhauer insanın varoluşsal gerçeklikleriyle ilgili şöyle der; rahme düşmesi bir suç doğumu bir ceza, hayatı bir meşakkat ve ölümü bir gereklilik iken insan nasıl vakur bir varlık olacaktır?

Hayatımızda hepimiz mutlaka belirli kaygılar yaşamışısızdır ki bu kaçınılmazdır. Çoğumuz korku ve kaygı deneyimini birbiriyle karıştırarak yaşadığımız deneyimi nereye otutturacağımızı bilemeyiz. Örneğin; mesleğinde hayal ettiği yerlere ulaşamaktan yana kaygı yaşayan biri aslında temelde daha henüz yaşamadığı şeyin olmama ihtimali üzerine düşünür bu yaşadığı kaygı değil korkudur.

Varoluşçu anlamda kaygı ise gündelik tasalardan ziyade birebir varoluşumuz ve insan olma halimizle ilgilidir.Sürekli kaygılıyız çünkü devasa bir belirsizlikte yaşamaktayız. (İçöz, 2020, s.153)

Hayatımızda her an her saniye ya da salise bir seçim yapmaktayız ve yaptığımız bu seçimlerin bilinmezliği bizlere kaçınılmaz olan kaygıyı yaşatır. Yaşadığımız hayatımızda insanlar olarak bir güvence isteriz bir şeyin sonucu olumsuz da olsa bir  şeylerin belirgin olması  insanın kaygısı hafifletir.Yaptığımız her seçimle geride bir çok olasılık ve bir çok seçim bırakmış oluruz. Ya bu yaptığım seçim yanlış ya da  geri de bıraktığım seçim bana daha uygunsa gibi sorular sorarız kendimize Bu sorularla hayatımızın her alanında ve durmaksızın karşılaşırız.Heidegger; kaygılı iseniz ihtimallerle temas ediyorsunuz der. Heiddegger’ın unheimlichkeit kavramı devreye girer bu noktada. Fırlatılmış olduğumuz dünyada güvende ve ait hissetmemek ve her an gidebilme ihtimaliyle yaşamak. Her zaman bilinmez bir zeminde yaşamaya mahkumuz.Tekinsiz olan beraberinde büyük bir kaygı getirir bizlere. Bu yaşadığımız histen kaçmaya çalışırız, görmemeye çalışırız ve başka sağlam zeminlere bunu ottutturmaya çalışırız. Aslında kafamızda ki daha gerçekleşmemiş olan bir ilüzyonlardır. Şuan ne yaşayacağımı bilemem ya da bir sene sonra bu dünyada var olup olmayacağı bile çünkü yaşadığım dünyada bana verilen hiç bir garanti yoktur.

Hayatımızın belirli noktalarında belirli seçenekler karşısında seçim yapmak zorunda kalırız ya daha güvenli ve bilindik alan olan seçeneği seçeriz ya da bize güvensizliği hissettiren ama o seçimi yapmamız gerektiğine dayalı bir hisle riske gireriz. Aldığımız bu risk yani kaygı bizi canlı kılar , ve önümüzde ki tüm olasılıkları görerek, bilerek temasta bulunarak ilerlememizi sağlar. Böylece aslında seçimlerimizin farkına vararak özgürce seçim yapacağımız alanı bulabiliriz.Kikegard; ihtimallerimizi kucaklayabilmemiz için , kaygıyı kucaklama ihtimalinden bahseder. Kierkegaard için kaygı ihtimallerimin farkındayım ve onları

görüyorum demektir. İhtimallerin fazlalığıdır. Kaygının zıt kutbu ise umutsuzluktur.

Seçimlerimizi görmemek, görmeyi reddetmektir. Çok kaygılandığımda seçeneklerimizi

kısıtlayıp ,kendimizi umutsuzlukta bulabiliriz. Hepimiz o yaşadığımız acı deneyimden bir an önce kaçmak isteriz yani kaygıyı yok saymak. Ama aslında onu duymaya çalışmak ne ona çok yakın temasta bulunmakla ne de ondan tamamen uzaklaşma olacak bir şey değildir. Bu iki uçlu yaşanması gereken bir deneyimdir. Buda ancak yaşadığımız her deneyime sahip çıkarak yani sorumluluk alarak yapabileceğimiz bir şeydir.

 

Tillich üç tip kaygıdan bahsetmiştir. İlk olarak insanın varoluşunu tehdit eden ölüm ve her şeyin sonu olacağının farkındalığı. Bir çok varoluşçu “Neden ölüyoruz?” sorusuna çünkü” buradayız” diye cevaplar. Dünyada olup,dünyadan olmamak insanın canını acıtır. İkinci olarak boşluk duygusu ve anlamsızlık. İnsanın nihai amacı tüm anlamları anlamlandırmaktır. Ne yaparsak yapalım son bulacak bir hayatı yaşadığımız bir dünyadayız. O halde neden öleceğimizi bildiğimiz bir dünyada insan kendi hayatına son vermiyor? Öldüğümüzde geriye bir anlam bırakabilmek için. Bunu yitirmek tehdidinden gelmektedir.Boşluk duygusu dünyadaki en ağır şeydir. Üçüncü olarak, kınanma ve suçluluk. İnsanın hayatı seçim ve bu seçimlerinin sorumluluklarını alma cesareti göstermediğinde bu üçüncü tehditle karşılaşır.

Kaygı insan varoluşunun ne kadar çelişkili olduğunun kanıtıdır. Kierkegaard’a göre kaygı, özgürlüğün baş dönmesidir. İnsan yabancı olduğu durumlarda genellikle deneyime temas etmekten kaçma eğilimi gösterirler,karşılaştıkları şeyi görmek ve tanımlamak isterler. Kierkegaard hayattaki olasılıkları deneyimlebilmek esneyebilmek  ve değişebilmek için kaygıyı kucaklamamızdan bahseder.Kaygımızı kabullendiğimizde kendi

seçimlerimizin sorumluluklarını alabilecek cesareti gösterme gücünü kazanırız. Kaygıyı yok etmek imkansızdır ancak cesaret, ‘var olmak cesaretini gösterebilmek bizi umutsuzluktan kurtarır. Bununla birlikte kaygılarımız hep geleceğe yöneliktir. Sonluluğun bilincindeyiz ve önümüzde ne zaman biteceğini bilmediğimiz bir gelecek var. Olasılıklarla dolu bu gelecek tüm gizemiyle tehdit oluşturur bizim için. Kaygı güvenli alanımızdan çıkma tehdidine karşı gösterdiğimiz kaçınılmaz tepkidir. Yeni bir iş;başarılı olacak mıyım, kabul görecek miyim, yeni bir ilişki;terk edilecek miyim, ya beni sevmezse gibi düşünceler belirir insanın zihninde.

İnsan dinamik bir varlıktır. Sürekli değişmektedir ve sahip olduğumuz değer yargılarımızın değişmesi ve esnek olması gerekir.Değer yargılarımı öyle bir kurgulamalıyım ki mutluluk ve mutsuzluk, ayrılık ve buluşma, umutsuzluk ve umut… Hep var olacaklar,değişenler bunlar  olmayacak, ben geliştikçe,büyüdükçe neye karşı umutsuz olacağım ve cesur olacağım değişecek. Hayatın barındırdığı olağan durumları beni geliştirecek fırsatlar olarak görmeliyim. kaygımızın farkına varmalıyız ki kaygımızı kabullenip kucaklayabilmenin bir yolunu bulalım. Ancak kaygımızın bizi kör etmesine ve ketlemesine izin verirsek bu patolojik bir anksiyeteye dönüşür. Bizi seçim yapma özgürlüğümüzden alıkoyar ve umutsuzluğa götürür. Kendimizin dizginlerini  elimizden kaçırır var olmak cesaretini gösterememiş bireyler oluruz.

Bu dünyaya fırlatıldık ve fırlatıldığımız andan itibaren yaşadığımız diğerleri ve bizler bir takım sorumluluklar almak zorunda kaldık.Eylemlerimiz pek çok kural tarafından belirlenmeye çalışılır. Bu belirlenim mutlak bir yasa ile ya da göreli

bir düşünce olarak çıkmış olabilir. Fakat bu belirlenim elbette herkes için geçerli olmak zorunda değil, nitekim zorunlu olması da beklenemez.

 Çünkü insan kendi eyleminin kararını kendisi verir. Fakat bu kararı

verirken elbette doğuracağı sonuçlar bakımından diğer insanları da gözetmesi gerekir.

Varoluşçu anlamda, varlık özden önce

geldiğinden dolayı, insan kendi eyleminin sorumlusudur, ama kendinde-varlıkları herhangi bir eylemden

sorumlu tutmak anlamsız olur. Çünkü kendinde-varlık sabit, değiştirilemez bir doğaya sahiptir. Fakat insan

için bu anlamda bir yargıda bulunmak yanlış olur. Çünkü insan kendi eylemlerini gerçekleştirirken

değişmez bir doğaya sahip değildir, aksine bu eylemlerinden sorumlu olması için özgür olması gerekir. Bu

nedenle insanın özgür bir varlık olduğunu söylemek mümkün hale gelir. (Gülsever, 2018 )Sartre göre sorumluluk sadece bizi değil diğerlerini de düşünüp yaptığımız bir kavramdır. Örneğin; şu dönemde corona virüs sürecinde maske takmaya özen göstermek aslında kendi sağlığımı ve çevremdeki insanların da sağlığını gözeterek aldığım bir sorumluluktur.  Çünkü yaptığımız her eylemin ya da aldığımız her sorumluluğun sonucu bireysel değil toplumu da ilgilendiriri.Çünkü Sartre’a göre “bireysel edimler bütün insanlığı  bağlar, demek ki yalnızca kendimden değil herkesten de sorumluyum. Kendime kar sorumlu olunca, herkese kar da sorumlu oluyorum. Seçtiğim belirli bir insan tasarısı kuruyorum yani kendimi seçerken insan seçiyorum”. (ÇELEBİ, 2008, s.52)

Sosyal yaşantımızda sorumluluktan kaçtığımız bir çok olgu vardır. Sürekli ya bir inkar  ya da başkasına bu sorumluğu yüklemeye çalışırız. Sorumluluk almayarak git gide otantiklikten uzaklaşırız.Önemli olan bize dair olan herseyi kabullenip sahip çıkabilmektir.

Hayatta seçtiklerimize ve başımıza gelenlere ne oranda sahip çıkabiliyorsak onlar hakkında iyi hissetsek de kötü hissetsek de ‘’bu bana dair’ ‘bu bana ait’ diyebiliyorsak otantik oluruz.Önemli olup kabullenip sahip çıkabilmektir. Kabullenmek için de yaptığımız seçimleri kabullenmemizin  bu seçimlerin sorumluğunu alabilmemizle otantikliği yakalayabiliriz. Örneğin; ben bu işte çalışmayı çok isterim ama babam bu konuda ne der bilmiyorum diyen bir kişi otantiklikten oldukça uzaktır ve kendi sorumluluğunu almaktan kaçınmaktadır.

 Bana ait olan her eylem, düşünce duygu ya da bana ait olan oluşmamış ihtimallerden bile sorumluyumdur.

Terapi sürecinden Varoluşçu yaklaşıma göre kaygı ve sorumluluğa bakacak olursak :

 Varoluşçu Terapist olarak öncelikle danışanlarımızın yaşadığı kaygıyı zihnimizde belirli bir yere ottutturmadan onun deneyimde kalarak dinlememiz gerekmektedir. Terapist danışanına kaygısına başka bir yönden bakmasına yardımcı olmalıdır.. Kaygı’ kavramını, karanlıktan gün ışığına çıktığımızda nasıl herşeyin daha net farkında ve aydınlık oluyorsa kaygımızıda belirli noktada duyduğumuzda bu farkındalıkla ilerleyeceğimizi aktarmamız gerekiyor. Niyet edebiliriz, niyetlerimiz doğrultusunda davranış sergileyebiliriz ama her şey bizim kontrolümüzde değil. Ancak yapabileceğimiz sey hep başarısızlığa uğrarsam, ya başarılı olamazsam şeklinde sürekli kaygı yaşıyorsam başarı ve başarısızlık hakkındaki değerlerimi masaya yatırmalıyım.Yeniden yapılandırmalıyım. Başarısızlığa uğrayarak da hayat devam edebilir.En önemli noktalardan biri de danışanın yaşadığı her deneyime sahip çıkabilmesini sağlamamazdır. Danışanımızın ben dilinden uzak ve sürekli kaçma davranıştan bulunduğu meselelerini açmak teropatik süreç de ilerlemek açısından etkili olacaktır. Örneğin; danışanın benim yapım bu ben suçlu değilim onun bu davranışı benim de  bunu yapmama sebep oldu  gibi cümleleriyle kendi hayatına dair sorumluluğundan kaçmış olmaktadır.

Terapide sorumluluk konusunda danışanla Terapi Süreci hakkında konuşulmalı ve seans giriş, çıkış, ücretler.. Vb. Gibi konularda da danisanimizin da sorumlu  olduğunu bildirmek gerekir.

 

 

 

 

DEĞERLENDİRME

 

Varoluş nedir sorusuna verdiğimiz cevaplar hiç bir zaman aynı olmayacaktır her dönem her kişi kendi çağrışımına göre bir cevap verecektir . Varoluşun konusu temelde insan ve insanlara dair meselelerdir . Bu meseleler de ki soru kalıpları değişsse de  zamanla değişmeyecek olan tek şey bizim bazı soruları kendimize sorgulayıp bulunduğumuz dünyayı bir yere koyma çabamızdır.

Varoluşçu bakış; bir ekolden ziyade hayatı düşünebilme yaşayabilme ve aslında hep gördüğün yerde ki ayrıntıları fark edebilmemi sağlayan bir beceridir.Felsefe temelli olan bu ekol aslında hep sorduğumuz ama aslında temelde  net cevap bulamadığımız sorular sormaya bizi yine de itmesidir. Net cevap bulamadığımız her soru bizi yeni bir soruya itecektir bu bir döngüdür ve bu döngü her zaman devam edecektir.

Varoluşçu Terapi süreci; bir çok ekolden ayrılır. İnsan deneyimine tamamen odaklanarak danışanı duymaya çalışır. Onu kendi deneyimine çekmeye çalışmadan yaşadığı hayatta kendini daha da tanımasına, dört dünyasına bakmasına , ve en önemlisi düşünmesini sağlar.

Varoluşçu terapide danışanın getirdiği her mesele bizler için eşittir ve  seans sırasında terapist olarak dikkat etmemiz gereken bir çok unsur vardır. Bunlardan en önemlisi dikkattir. Danışanla sürecimize odaklanmak ve onu daha önce ki yaşadığımız deneyimlerin arasına değil özel bir yere koymak gerekir.

Varoluşçuluk bir o kadar hayata dair somut ve aslında bize çok bilindik gelse de bazı noktalarda da bir o kadar soyut ve kelimelerle tanımlayacağımız soyut bir anlamdadır. Sahip olduğumuz her hissi duyguyu , düşünceyi ya da eylemi varoluşun içinde bulabiliriz ama ne zaman ve nasıl  arayacağımızı bildiğimiz ve kendimize doğru sorular sorduğumuz zaman.

 Varoluşçulukta kaygı ve sorumluluk diğer pek çok tanımdan farklı olarak kaçınılması gereken bir terimden çok, nasıl bir yaklaşım ve anlayışla, günlük hayatta sürekli duyduğumuz kelimelerin hayatımıza dair derin anlamlar uyandırdığını fark etmemizi sağlar. Varoluşçulukta kaygıyla çalışırken onu fark etmek ve yok saymamak ve bize anlatmak istediğini duymamız gerekir. Yaptığımız her seçim bizim sorumluluğumuzdadır ve yaptığımız her seçimin belirsizliğinden dolayı kaygı yaşarız. ‘’Kaygı bizi cesarete döndürür, çünkü alternatifi umutsuzluktur. Cesaret kaygıyı kendine katarak umutsuzluğa karşı direnir.’’ demiş Tillich.

İnsan var oldukça düşünmeye istemese de düşünmeye ve sorgulamaya muhtaçtır bu da bizim bulunduğumuz her anvaroluşun iç içe olduğunu ve birbirine bağlı ayrılmaz parçalar olduğunu gösterir.

                                                                                                                                                                                                                                                 Psikolog Damla AKDAĞ

 

 

                                                  KAYNAKÇA

 

 

 

1. Bezirci, A. (2016). Varoluşçuluğa Önsöz. In Varoluşçuluk (pp. 1-13). Say Yayınları.

 

2. Çelebi,V. (2014). Jean-Paul Sartre'ın varoluşçuluk düşüncesi. Beytulhikme An International

Journal of Philosophy, 4(2), 64-76.

 

3. Çelebi, V. (2013). J. P. Sartre ve S. Kierkegaard'ın Varoluşçuluk Düşüncelerinin

Karşılaştırılması. Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 23(2), 247-262.

 

4. Çelebi, V. (2008). S.Kierkegaard ve J:P Sartre'ın varoluşçuluk anlayışlarının

karşılaştırılması. 61.

 

5. Deurzen, E. V., & Adams, M. (2016). Varoluşçu Danışmanlıkta ve Psikoterapide

Beceriler. İstanbul:Aletheia.

 

6. Deurzen, E. v., & Baker, C. A. (2017). İnsan Meselelerine Varoluşçu Bakışlar. İstanbul:

Aletheia Kitap.

 

7. Fenomenoloji. (n.d.). Wikipedia. https://tr.wikipedia.org/wiki/Fenomenoloji

Fırıncıoğulları, S. (2016). Sosyal bilimler ve hermeneutik üzerine kısa bir

değerlendirme. Sosyoloji Dergisi, (33), 37-4

 

8. Gülsever, A. (2018, Nisan 18). Sorumluluk: Jean Paul Sartre ve Hannah Arendt.

DüşünbilPortal.

https://dusunbil.com/sorumluluk-jean-paul-sartre-ve-hannah-arendt/

 

9. İçöz, F. J. (2020). Kendin Olmanın Dayanılmaz Hafifliği. Doğan Novus.

 

10.Tülüce, H. A. (2016). Martin Heidegger'da dasein kavramı. Çukurova Üniversitesi İlahiyat

Fakültesi Dergisi, 16(1), 245-259

 

11. Varoluşçu felsefeden varoluşçu psikolojiye (birbirlerini sürekli yanlış anlayanların ontolojik

bütünlüğü ). Gümüşhane Üniversitesi Sosyal Bilimler Elektronik Dergisi, (5), 267-286.

 

KAYGI ve  SORUMLULUĞA   VAROLUŞSAL BAKIŞ